31 Ocak 2010 Pazar

Zordur Kadın Olmak

Kadın olmak... hele de bu çağda, bu ülkede… Söylerken bile bazen zorlanıyor insan. Kim olacağını bilemeyen; yüzlerce yük, kimlik sırtında, beklentiler, öğretiler arasından kendine yol açmaya çalışan kadınlarsanız hele... Anne mi? Çalışan mı? Kırılgan mı? Güçlü mü? Hizmet mi etmeli, savaşmalı mı?

Kadın olmak... Acaba eskiden daha mı kolaydı? Bilemiyorum ama şimdi daha zor eminim.
Hassas vücutlarına ağır zırhlarını giyen, gözyaşlarını, yumuşak duygularını yok etmeye çalışan, taşıyamadıkları ağır zırhların bedenlerinde yaralar açtığını bilen kadınlar... İyileşemeyen ve her şeye rağmen gülümseyen…

Bir erkeğe hizmet etmeli, yuvasını var etmek için fedakarlık yapmalı, ödün verenin hep o olması gerektiği ile başlayan öğretiler, en büyük ve temel bilgiyi de verir ona: ” Bir erkek olmadan hayatta asla güvende olduğunu öğrenemezsin”. Sonra da iş dünyasına yollarlar, tek başına erkeklere karşı savaş diye... Güvende olmadığını, güçsüz olduğunu yıllardır içinde bir yer itiraz etse de öğretilen kadınlar itiraz etmeden anlayamadıkları karmaşaya uymaya çalışırlar. Yıllarca üzerlerine değersizlik, zayıflık yüklenen kadınlar bir erkekle güvende, değerli olacaklarını sanırlar.

Ancak onların kollarında kendilerini yapayalnız ve değersiz bulurlar. Nasıl bir paradokstur bu? Büyümemiş erkeklerin kollarında , kendi değerini keşfetmemiş, duygularını kendinden bile saklayan erkeklerin dünyasında kendilerine yer ararlar. Bulamadığı değerleri vermesini, sadece dünyanın kendine hizmet için olduğunu düşünen erkeklerden sevgiyi, anlaşılmayı beklerler. Kendinde olmayan bir şeyi bir başkası size nasıl verebilir ki? Kendini anlamayan, kendini koşullu seven, kendini beklentilere göre var etmiş biri sanal illüzyonlardan size nasıl gerçeklik yaratabilir ki ? Görmezler kadınlar, göremezler . Anlamazlar. Sevgi timsali olan kadınlar sevilip sevilmedikleri konusunda bile kendilerini bir erkeğin kollarında güvende hissetmezler.

Sonunda bu karmaşanın içinden çıkamayan kadınların kafaları karışır ve güçsüzlüğü kabullenirler. Bir erkek olmadan mutlu olamayacaklarını, bir erkeğin verdiği ile mutlu olmayı, istememeyi, sevilmeden sevmeyi öğrenirler. Her gün terk edilme korkusuna karşılık ben daima buradayım demeyi... İçten içe bir şeylere ihanet ettiklerini, bir şeylerin yanlış gittiğini bilirler. Düzeltmek istediklerinde içlerindeki suçluluk duygusu ayaklanır, sevdiklerinin ağzından karşılarına gelir. Bir sorun varsa, erkek hata yapsa bile düzeltilemiyor, değiştirilemiyorsa kusurun sadece kadına ait olduğunu tekrar tekrar işitirler. Kendilerini seçtiklerinde ölümcül hata yapmış, toplumun reddettiği ortaçağdaki cadılar olmayı kabul etmişlerdir artık. Bu mudur aradıkları? Ne erkeklerle ne erkeksiz mutluluk hakkı olmayan kadınlar? Kabullenirler bir şeyleri. Çözüm olmadığından mı, karmaşayı anlamadığından mı?

Kimisi aradığım özgürlük der, özgürlük için savaşır. Bilmez ki aslında savaşı kendisiyledir. İçinde yüzlerce kayıtlı öğretiye, yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot gibi tek aradığı gerçek kendidir, gerçektir, doğasını yeniden hatırlamaktır. Aradığı özgürlük tüm o yüklerin arasından yeniden kendini bulmaktır. Ama bu kadar karmaşada yel değirmenleri ile savaşmaya devam eder. Savaşır, kaç yüz yıl daha savaşacaktır ? Kimbilir… Bir gün durup neler oluyor diye bakana kadar savaşırlar. Elele yürüyüp hayata karşı savaşabilecekken; kendileriyle, erkeklerle, ilişkileriyle savaşırlar. Mücadele etmeleri gerekenin onlar olduğunu zannederler. Özgür olabilecekleri son yeri, doğalarındaki sevgiyi yaşayabilecekleri alanı kendi elleriyle yaşanmaz kılarlar. Savaşırlar, Don Kişot ve yel değirmenleri misali... yüzyıllardır sürer, daha kanlı hale gelir, ama hiç bitmez.

Uzm. Dr. SEDA ÜLGEN

2 yorum:

dalgasesleri dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş. Bizim Anadolu kadının bence bir özelliğide yaralarını kendi sarması,bir başkasının yardımına ihtiyaç duymadan hem de..

sed dedi ki...

tumuyle haklısınız.. bu aynı zamanda anneden cocuga gecen ogrenme sekli..