28 Ocak 2010 Perşembe

BİR DUYGUYU MAKYAJLAMAK



"Geçtim hepsinden öyle hünerle ki yaşadığımı sanıyorlar hala."

Birhan Keskin'in çok sevdiğim dizelerinden biridir bu. Ve geçen gün dilimden döküldü. Birden uzun süredir şiir kitabı almadığımı, hatta şiir bile okumadığımı fark ettim. Eskiden girdiğim her kitapçıda ya da sahafta, nasıl heyecanla şiir kitaplarının olduğu bölümü aradığımı hatırlarım. Kitaplığımda onlarca şiir kitabı, ezberimde yüzlerce şiir olan ben, ne olmuştu da uzun zamandır şiir okumamıştım... Kainat şairlerin elinden çıkmıştır derdim hep, ülkelerin şairler tarafindan yönetilmesi taraftarıydım. Peki ne olmuştu da şiir benim hayatımdan çıkmıştı?

Önce 'tesadüf'' dedim içimden, tesadüfler... Ancak sonra Hermetik metinlerdeki Hermes Trismegistus'un sözleri geldi aklıma: "Evrende hiçbir şey tesadüf değildir; insanoğlu bilmediği, anlayamadığı yasaları açıklamakta tesadüfü kullanır" demişti Hermes. Önce bu yaşadığımın tesadüf olmadığını kabul ettim. Sonra mümkün olduğunca ego savunma düzeneklerini kullanmadan şöyle sordum kendime: "Eskiden hayatımda şiir olmasaydı nasıl hissederdim?" "Korunaksız, sığınacağım hiçbir şey yokmuş gibi..." Elbette korunaksız hissetmemin altında da başka bir duygu vardı.

Bunları niçin anlattım? Sebep şiirle olan ilişkim ve altındaki duygum değil aslına bakarsanız. Hayatımızı farkında olmadan yönlendiren ve tesadüf olarak açıklamaya çalıştığımız birkaç yasadan bahsetmek temel amacım. Önce kendimize, sonra çevremizde gördüğümüz her şeye ki bu; sevgiliniz, eşiniz, işiniz hatta hobileriniz olabilir, dikkatlice bakın ve sorun kendinize "Onlar neden ordalar?"... Hepsi birer tesadüf mü yoksa sizin "seçimleriniz" mi?

Bu soruların cevaplarını ararken biraz temel psikolojiye göz atmakta fayda var. Bilinçdışımızı yönlendiren üç düzenek vardır; İd, Ego ve Süperego. İd yasam enerjimizin olduğu içimizdeki çocuktur. Kuralları yoktur. İyi ve kötü benlikten oluşur ve her zaman iyi benlikte durmaya calışır. Süperego çocukluktan itibaren öğrendigimiz (anne, baba vs.) kurallar bütünüdür. Bizi yaşadığımız toplumla uyumlu hale getirmeyi amaçlar. Ego ise bu iki düzeneği denetleyen, ikisi arasında bir köprü kuran bileşendir.

Arabalara karşı fazlasıyla ilgisi olan bir arkadaşıma "Araban olmazsa kendini nasıl hissedersin?" diye sormuştum. "Zayıf hissederim" demişti. Zayıf hissetmek, çok açıkça görülüyor ki kötü benliğin duygusudur ancak İd'in hedefi her zaman iyi benliğe ulaşmaktır. İşte bu noktada kişi çoğunlukla bir yerlerden para bulup ya da borç alıp sonraki adımı düşünmeden araba sahibi olur. Çünkü arabaya sahip olmak, "zayıflık" duygusunu ortadan kaldıracaktır. Bu noktada araba almak farklı bir anlama bürünür. Araba niçin alınır? Herhangi iki nokta arasındaki mesafeyi daha kısa sürede gitmek için alınır. Ancak bahsettiğim arkadaşımın araba alma isteğinin altında bu yoktu. Bunun yerine kötü benlikteki duyguyu makyajlayıp iyi benliğe geçmekti amacı. Örnekleri çeşitlendirebiliriz. Birçok kadındaki ayakkabı, çanta alma isteği... Her ne pahasına olursa olsun iş yerinde yükselme isteği ya da gereğinden fazla spor yapıp vücut geliştirme isteği vb... Bunların çoğunun altında bilinçdışımızda kendimizi yoksun hissettiğimiz bir duygunun kapatılmaya çalışılması yatar.

Gelelim ikili ilişkilere... En yakın dostunuz, sevgiliniz şu an niçin karşınızda? Gerçekten onları sadece "o" olduğu için mi seviyoruz yoksa bizde eksikligini hissettiğimiz bir duyguyu kapattığını sandığımız için mi? Yaşadığım başka bir iyi bir örnek: Sevgilisiyle sorunları olan bir arkadaşıma "Hayatında o olmazsa kendini nasıl hissedersin?" diye sordum, "Güvensiz" dedi. Aslına bakarsanız bizdeki bir duyguyu "makyajladıkları" için birisini hayatımıza sokmamız oldukça "insani" bir durum. ANCAK bizdeki duyguyu rötuşladıkları için seçtigimiz insanlar herhangi bir şekilde bizi engellemeye, yaratıcı enerjimizi kısıtlamaya başladığında asıl sorun ortaya çıkıyor; çünkü içimizde rötuşlamaya çalıştığımız duygu için kendimiz olmaktan vazgeçiyoruz. Her şeyimizi feda etmeye başlıyoruz. İşte bu noktada, bu gerçeği bilerek ya da bilmeyerek her yerimize zincir vurmaya başlıyoruz. Düşünün, insanlar eksikliğini hissettikleri bir duygu uğruna hayatlarını feda ediyorlar ve daha da kötüsü bunun farkında bile değiller.

Peki bu eksikliğini duyduğumuz duyguları çözümlediğimizde ne olur? Çoğunlukla o çok keyif aldığımız hobilerimiz, çok keyifli vakit geçirdiğimiz dostlarımız artık bizimle aynı yolda değildir. Ancak gerçekten çözümleyebildim demek, oldukça sıkıntılı ve zor bir süreçtir. Çünkü kişi önce sorunu fark eder sonra onun altındaki duyguyla yüzleşmek zorunda kalır. Bu zorlu süreç bir başka yazının konusu :)

Her ne kadar hala ülkelerin yönetimini şairlere bırakmak gerektiğini düşünsem de, şiire karşı artık nötr noktasında olduğumu biliyorum. Bu ne "iyi" ne de "kötü" benim için. Sadece güzel bir şiirle karşılaşırsam okurum, kötü bir şiirle karşılaşırsam beğenmedim deyip geçerim. Şiirin bunun ötesinde bir anlamı yoktur benim için.

DOĞUŞ ŞENGÜL

1 yorum:

dalgasesleri dedi ki...

Evet haklısınız, olayları çözümlemek epey bir vakit alıyor. Çünkü bu aşamayı suçu birilerine atarak, karalayarak geçiriyoruz. İçimize dönüp, ayna tutmamız ise ya ancak dibe vurduğumuzda ya da etrafımızda kimse kalmadığında başlıyor.